Cumartesi, Aralık 24, 2005

Kürk Mantolu Madonna...

yıllar sonra bir türlü unutulamamış eski sevgiliyi yeniden gormek gibiydi onu kitapevinin rafında görmek... ürkütücü heyecan verici ama bir o kadar da öekici... daha önce bir arkadaşımdan alıp okumuş ama üzerimde yarattığı tesirden ürküp kitaplığıma katamamıştım... ama bu akşam öye bir anda karşıma çıktı ki dayanamadım... aldım... bütün akşam direndim yeniden okumamak için... önce kaçamak bakışlar fırlattım kapağına,cildine... daha önce okuduğum başka bir yayınevinin basımıydı... bu sefer nası olmuş diye elime aldım sağını solunu karıştırdım içinden çıkan kitap ayracının üzerini okudum derken... kendimi kitabin içinde raif efendinin peşinde buldum yeniden.... saat simdi 4:25... yarim saat kadar oldu bitireli... bilemiyorum belki de daha fazla... bitirdiğim andan beri alımdan binlerce sey geciyor... nasi oluyorda her okuyusunda bir oncekinden daha sarsici urkutucu heyecan verici olabiliyor bir kitap... raif efendi nasıl bir adam ve maria nasıl bir kadın ki yaşadıkları benim dünyama bu kadar uzak iken aslında benim bir parçam olabiliyor... bilmiyorum... tek bildigim derinden sallandığım... simdi durulmak üzere uyumaya gidiyorum...

Çarşamba, Aralık 21, 2005

efsane...

her insan kendi sansini kendi yaratirmis degil mi... kendi efsanesini de tabii ki... benim efsanemin kahramani kim? ben miyim? efsaneler gercek olur mu? olursa adina efsane denir mi? kendime bir yol cizdiysem yolum benim efsanemi de yurutur mu?

hedefelerim hırslarım olmadı da hic olmak istediklerim yapmayı sevdiklerim vardı... "efsane" olmazdı hic biri... oyle ya efsaneleri buyuk kahramanlar yazardı... dagları delenlerin kendini ateslere atanların efsanesi yazılırdı... oysaki her insan kendi efsanesinin kahramanı degil midir? herkesin yasadigi kendine gore efsane degil midir? herkesin kıyameti kendisi olunce kopar derdi babam... sen gitmissin dunya kalmis geride sana ne... kopar o zaman senin de kıyametin derdi... sensin hayatının bas aktoru... senin hayatında hersey senin icin var... sen bile senin icin varsın... bedeninin en temel icgudusu senin hayatını devam ettirmek... kulaga cok bencilce geliyor degil mi? degil oysa ki... sen yoksun dunya kalmis geride... ne gam... icinde olmadigin bir efsaneyi anlayabilir misin ki? insan ancak kendi yasadigini bilir kendi yasadigini anlar hisseder hatirlar... o yuzdendir ki en buyuk ask da senin yasadigindir en buyuk efsane de senin yazdıgındır...

peki benim efsanemin baska kahramanı olacak mı? nereye kadar surecek bu tek kisilik gosteri? bana ben gibi es olacak ben kadar yakın olacak biri olur mu sizce? boyle biri mumkun mu ki olsun? ne dersiniz? buyuk efsanelerde kahramanlar hep tek olmaz mı o nedenle onlar kahraman olmaz mı?

Pazar, Aralık 18, 2005

bülbül kasidesi...

tahir aydoğdu'nun kanunu eşliğinde dinlemenizi tavsiye ediyorum:

medet ya sahib el imdat
ismi sübhan virdin mi var?
bahçelerde yurdun mu var?
bencileyin derdin mi var?
garip garip ötme bülbül
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

bilirim âşıksın güle
gülün hâlinden kim bile.
bahçedeki gonca güle
dolaşıp söz atma bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

bilirim âşıksın verde,
cünûnun var gâyet serde.
şu sînemde olan derde
bir de sen dert katma bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

pervâz olup uçar mısın,
deniz deryâ geçer misin?
bencileyin nâ-çâr mısın?
sen de hâlin söyle bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

a bülbülüm uslu musun,
kafeslerde besli misin?
bencileyin yaslı mısın?
garip garip ötme bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

yunus vücûdun pâk derken,
cihanda mislin yok derken,
seher vakti "hakk hakk" derken
bizi de unutma bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül

Çarşamba, Aralık 14, 2005

Salı, Aralık 13, 2005

beşiktaşlı olmak...

rahmetli babam anlatırdı benzer hikayeleri... beşiktaşlı olmayı o işlemişti kanıma.. futboldan anlamazdım.. ama beşiktaşı severdim... susurluğun tek büyük caddesinde asılı koca bir bayrağa aşık olmuştum ilk hiç unutmuyorum o günü.. sanırım 83 - 84 sezonu idi... şampiyon olmuştuk... babam "bak görüyormusun bayrağı... beşiktaşlı olmak her daim mutluluktur demişti" o koskoca bayrağın yerine yıllarca ne başka bayraklar asıldı ama ben hepsine baktıkça yine o siyah beyaz renkleri goruyordum..

futboldan anlamazdım.. ama babam derdi.. beşiktaş taraftarı farklıdır derdi... birlikte maç izlerdik.. daha dogrusu babam maçı ben babamı izlerdim :D kaçan her golun ardından kocaman cüssesiyle nası bağırdığını nasıl üzüldüğünü...


küçükken beşiktaşlı olmak dünyanın tek gerçeği gibiydi.. sadece dayılarım kuzenlerim fenerliydiler ama onlar bilmiyodu bu işi :D geri kalan herkes beşiktaşlıydı sanki...

sonra sonra öğrendim... merak ettim başka takımları neden tutuyodu insanlar.. oyle ya babam beşiktaşlıydı ben de beşiktaşıydım...

hani hep derler ya galatasaray aristokrasi fener burjuvazi beşiktaş halk takımıdır diye... valla hakikaten ardında boyle bir sınıfsal ayırım boyle sosyolojik analizler var mı bilmiyorum ama benim her daim gordugum farklı bir beşiktaş taraftarı vardı... yenilsede takımına sahip çıkan tezahuratıyla tribunuyle "efendi" bir besiktas camiası.. ne fenerliler gibi ona buna sataşan ne gs gibi fb uzerinden siyaset yapan bi takımdık... "ezeli" rekabetin icinde degildik.. ezeli olan gs fb rekabeti idi.. bence bu yuzdfen de biraz asagi gorulurduk fbliler ve gs liler tarafından ama yine de hepsi kabul ederdi hem camiamızın hem de taraftarımızın "fark"ını...


tabi ben yetiştiğim donem itibariyle "seba" cılardan dım... milne gidince uzulen, daumu sevenlerdendim.. en sevdigim de lucescu idi :D

şimdilerde durumlar farklı sanırım.. besiktastaki bi takım yonetim sarsıntıları bi takım huzursuzluklar... tribune yansıyan durumlar.. ama aşılacaktır hepsi... biraz sakin olmak lazim belki...

takıma guvenmek... içimizdeki kartal coşkusunun sesini duymak ve hep desteklemek gerek...

bunları yazarken hala futboldan cok iyi anladığımı iddia etmiyorum.. stratejilerden vsden de uzman degilim ama iyi bi izleyiciyim.. takip ediyorum ve camiaya guveniyorum...

Salı, Aralık 06, 2005

Dursun Zaman / Manga - Göksel

Her sabah doğan güneş

Bir sabah doğmaz oldu

Elleri ellerimden

Kayıp giden yıldız oldu

Gülünce ışık saçan

O gözler yaşla doldu

Ağlama duymaz artık

Bir varmış, bir yok oldu

Giderken bıraktığı

Bütün renkler siyah oldu

Üzülme anla artık

Belki de huzur buldu


Dursun zaman, dursun diyorsun da

Oyun değil ki yaşamak

Sen inanmasan da bir son var anla

Herkese inat


Duysun seni dönsün diyorsun da

Oyun değil ki yaşamak

Yok bir çaren anla,

Sakın uyanma yıllara inat

eskisehir

bazıları biliyor.. bazıları bilmiyor... bilmiyorlar cunku ben yuzyuze gorustugumuzde kendim soyliyeyim istedim hep... bi kısmı oldu bi kısmı olmadı... burdan yeni ogrenen dostlardan ozur dilerim simdiden...

neyden mi bahsediyorum: eskisehire tasınıyorum ya ondan... anadolu universitesi mimarlık bolumunde asistanlık gorevine basliyorum. ne zaman mi? bilmiyorum... kadro bekliyorum kadro gelir gelmez basliyorum... ama aralik sonunu bulmaz diyorlar... bakalim bekliyoruz simdilik...

kadro gelicek goreve basliycaz.. ardindan ev ariycaz ve tasinicaz.. biz mi: figen ve ben.. birlikte gidiyoruz...

Pazar, Aralık 04, 2005

30 Yıllık Devlet Memuruyum…

2001 yılı sömestre tatiliydi… Ailecek gittiğimiz İstanbul gezisinde, cumartesi akşamı dost bir aileye ziyaretimizi yapmış, gece 11 civarında İstanbul’daki ikametgahımız, kuzenimin Mecidiyeköy’deki evine doğru sahil yolundan ilerliyorduk. Işıl ışıl sahil yolu Istanbul gecelerine “akmakta” olanlarla doluydu. Biz küçük şehirliler için yabancı olan bu saatteki bu kalabalık, hareketlilik yol boyunca boyut değiştirmeye başlamıştı. Giderek artan ve sıkışan trafiğin bir nedeni de yol boyunca neredeyse her 100 metrede bir konuşlanmış polis ekipleri ve durdurdukları araçlar olmuştu. Rutin alkol ve ehliyet – ruhsat kontrolu olduğunu düşündüğümüz bu denetlemeleri yapan ekiplerin hemen hepsine bir de televizyon ya da gazetelerin kameralı ve fotoğraf makineli muhabirleri eşlik ediyordu.

Uzaktan izleyicisi olarak devam ettiğimiz bu sahnenin az sonra biz de aktörleri haline gelmiştik. Bize de bir memur işaret etmişti ve sağa çekip beklemeye başlamıştık. Aracımız durdurulunca aracı kullanan kuzenim olağan bir şekilde ehliyet ve ruhsatını çıkardı. Bu esnada yanına yaklaşan görevli memur ondan ve diğer ön koltukta oturan babamdan araçtan inmelerini arkalarını dönüp ellerini aracın üzerine koymalarını istedi. Üzerleri aranacaktı. Arka koltukta bulunan bizler, annem teyzem ve ben, şaşkınlıkla durumu sadece izleyebiliyorduk. Babam ve kuzenim gorevli memurun isteği doğrultusunda yüzlerini araca döndüler, ellerini kaportaya dayadılar ve üzerleri arandı. Buraya kadar olağandışı ama yine de sakin ilerleyen olaylar babamın arkasını dönmesiyle eşzamanlı patlayan flaşları farkettiği anda şekil değiştirdi. Bir anda hışımla dönüp flaşların geldiği yöne doğru baktı. Uzun zamandır onu öylesine öfkeli görmemiştim. Arabaya dönmüş üzeri aranır halde fotoğrafını çeken muhabire bağırmaya başladı: “Otuz yıllık devlet memuruyum ben. Öğretmenim. Öğrencilerim var benim. Sen nasıl benim resmimi çekersin!! Nasıl açıklarım ben onlara durumumu!!!” Sinirden kıpkırmızı olan babam, muhabirin “merak etmeyin yayınlamayacağız, öylesine çekiyoruz işte” dediğini duymamış üzerine yürümüş, araya giren polisin kendisini tutmasıyla ancak geri çekilmişti.

Ortamın gerginleşmesinin ardından kontrollerini hızlandıran polis memurları, çabuk tarafından bir bagaj kontrolu de yaparak gitmemize izin verdiler. Babam yol boyu ve hatta eve vardığımızda hala muhabirlere olan kızgınlığını anlatıyordu. Bense beynime kazınan “ben otuz yıllık devlet memuruyum” cümlesini düşünüyordum.

Zamanla belleğimin gerilerinde kalan bu cümle geçtiğimiz ay başında gazette manşetlerine yansıyan bir olayla yeniden düştü aklıma. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ile birlikte tutuklanan Enver Arpalı bir kaç hafta önce tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamına son verdi. Gazetelerde yer alan haberlerin satır aralarında yine aynı cümle saklıydı: “Ben yılların devlet memuruyum. Bu utancı nasıl açıklarım.”

Bu noktada Enver Arpalı’nın suçu ya da suçsuzluğu başka bir tartışma konusu. Ancak o dönemde de şimdilerde olduğu gibi göz ardı edilen bir durum var ki o da “bu devletin memuru olmanın” birileri için bir gurur kaynağı olması. Ne de olsa artık memuriyete bakışımıza dair pek çok şey değişmişti. Artık, kızların heves ile memur koca aradığı, devlet memuru olmanın ayrıcalık kabul edildiği dönemler geride kalmıştı. Memuriyet artık “hiç olmazsa memur olsun” luk bir iş olmuş, sosyal, ekonomik pek çok nedenden ötürü geri plana atılmıştı. Oysa ki bir kaç kuşak öncesi için statü değişikliğine bile neden olurdu memur olmak.

Babam – onun da adı Enver’di – ve Arpalı’nın yaşadıklarının taşıdıkları memuriyet sıfatına yükledikleri anlamdan başka benzer bir yönü daha vardı. Ölçek olarak birbirinden oldukça farklı düzlemlerde yaşanan bu iki olay çok temelde haksızlığa uğramaya ve önceden verilen kesin yargılara karşı durmaya dayanıyordu. Potansiyel suçlu olarak resimleri çekilen babam tepkisini doğrudan muhabire yöneltirken apar topar cezaevine konan Arpalı daha sessiz ama etkili ve ağır bir tepki ile, hayatına son vererek, haksızlığa uğradığını duyurmaya çalışıyordu.

Onlar bu devletin onurlu memurları olarak başladıkları memuriyet hayatlarını yine aynı şekilde tamamlamaya adamışlardı kendilerini. Bugüne ait değildi onların bu yaklaşımı. Bugun için fazla nostaljik, fazla büyütülmüş görünüyordu tepkileri. “Ne var dı ki iki resim yayınlansa, 3 – 5 ay hapis yatılsa” idi artık günün geçer akçesi. Artık o kadar sırandan olmuştu ki birçok insan hapse giriyor çıkıyor, sonra hayatlarında buna dair hiç bir iz taşımadan devam edebiliyorlardı. Oysa babam ve Arpalı gibiler için değil hapis yatmak bir gece nezarete alınmak belki sadece sorgulanmak bile büyük utanç kaynağı olabilirdi. Birçokları anlamadı nedenini, ya da ilgilenmedi Arpalı’nın ölümüyle. Pek azı şaşırdı ama çoğu görmezden geldi. Öylesi kolaylarına geldi.

Babam örneği benim için ama Arpalı olayı toplumun geneli için önemli bir davranış biçimi sunuyor. Ama nedense pek de yüz vermediğimiz, günün gerçeklerinden uzak, nostaljik bulduğumuz bir yaklaşım öneriyor. Oysa ki her dönemde geçerli olması gereken bir ahlak anlayışı onlarınki. Kendimizi yeniden gözden geçirmemizi gerektiren bir duruş. Tam da bu güne ait olması gereken bir duruş... Aslında ardına düşülmesi zor, çaba isteyen bir duruş..

Cumartesi, Kasım 26, 2005

on gün oldu... izmit istanbul yaşantıma başlayalı tam on gun oldu...
eskişehire kabul edilişimin ardından tam on gün oldu...
ne çok şey oldu ne çok şey değişti son günlerde... artık bir işim var.. eskişehire gidiyorum araştırma görevlisi olarak... mimarlık tarihi bölümüne...
on gündür tez binalarımı geziyorum.. oldukça önemli bir kısmını bitirmek üzereyim yani tezimin...

Salı, Ekim 25, 2005

gezgin..

gezgin oldum iyice...
gecen haftaki istanbul gezisinin uzerine bu hafta bursa ve izmit dolaylarinda takildim...
once ailenin yasca buyukleri daha sonra ise gencleri ile birlikte idim...

bu geziden ogrenilenler:
gullac guzel bi tatli
tirtil gullaci iyi yapiyo
izmit cok kucuk bi sehir
bi tane nargileci var guzel bi yer...
butun yollar carrefour civarindan geciyo
efeturun 100 mt de bir yazihanesi var

oyle yaniiii

Salı, Ekim 11, 2005

eksi sozlukten: yeni baslayanlar icin yalniz yasama kursu basligindan...

bavulları hep toplu durmalı insanın... bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı... tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli... ihanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı... yalnızlığa alışmalı... çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti. dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık... bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı. terörün bile bireyselleştiği çağdayız. zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır... işte o yüzden alışmalı yalnızlığa... sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı... romanlardan, yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına... “yalnızlık paylaşılmaz/paylaşılsa yalnızlık olmaz” dizeleriyle başlamalı güne... telesekretere “şu anda size cevap verebilecek kimse yok! ” denmeli, “belkide hiç olmayacak...” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı... oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. haklılığın onuru yaşatır insanı... susmanın utancı öldürür... o yüzden en sessiz gecelerde “doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan. feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı... gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı... hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli... sessizliği, sese dönüştürebilmeli... ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan... yollarla barışmalı... yalnızlığa alışmalı...


Düzeltme: öğrendim ki bu yazı aslen Can Dündar'a aitmiş. Bilginize.. wishara.. 06.07.2006

Pazartesi, Ekim 10, 2005

cerrahapaşa... ya da uludag tıp... ne fark eder giden gittikten sonra...

ah gurbet zalim gurbet
ağlatırsın adami
gözümde yaş kalmadi
bıraksana yakami

vay seni cerrahpaşa
içmem suyundan içmem
bir dahaki seneye
yolcu da gelup geçmem

yaş akar gözüm sızlar
ne kalur gerisine
herkesun bir derdi var
durur içerisine

inandık doktorlara
öyle böyle dediler
ayrılık defterini
elimize verdiler

doktorlar da ne bilur
ciğerun acisini
cerrahpaşa'ya koydum
canumun yarisini

yaş akar gözüm sızlar
ne kalur gerisine
herkesun bir derdi var
durur içerisine

cumartesi

güzel bi akşam oldu cumartesi akşamı.. cenk evlendi.. :D pek çok güzel şey vardı o gece... en güzellerinden bir tanesi tabi ki cenkin evleniyor olmasi idi :D bir digeri ise, "efsane" yagmur oncesini yeniden bir arada sahnede görmek oldu... :D cok ozlemisim cok :D keske diyorum tekrar...

Cuma, Ekim 07, 2005

3 günün öğrettikleri....

çarşamba 14:00

kısa bir işlem için ZİRAAT BANKASI 100. Yıl Şubesine gittim.. ( Gerçi söz konusu ziraat bankası olunca... hangi şube olduğ pek fark etiyor ama... neyse...) sıra numaramı aldım... baktım ki bana kadar sırada 110 kişi vardı.. 15:00 da okulda olmam gerekiyordu... e biraz geç kalırım ama olsun diyerek beklemeye başladım.. yaklaşık 1.5 saat sonra, sıra bana 20 kişi kadar kaldığında "sistem çöktü"!! beklediğime mi yanayım okuldaki toplantıyı kaçırdığıma mı derken... bu belirsizlikten belli olmaz ben en iyisi okula gideyim toplantıya geç de olsa gireyim dedim.. 16:00 civarı okula varıp toplantı salonuna girmek istediğimde ( turgut özakman söyleşisi) bir de öğrendim ki kalabalık nedeniyle salona artık kimse alınmıyormuş! Haydaaa, taksiye atlayıp geldiğine mi yanarsın, bankada 1.5 saat beklediğin halde yarım kalan işine mi yanarsın... E dedim bari ben tekrar bankaya döneyim.. Sistem ancak hallolmuştur. Bir taksiye daha atlayıp ( acele edicem ya) doğru yüzüncü yıla bankaya gittim. Ne göreyim, 1.5 saatte 100 kisi gidemeyen sıra, 25 dk içinde 150 kişi ilerlemiş. Küfrede küfrede çıktım bankadan....

perşembe: 11:00

Arçelik Call Center dan aradılar, bir önceki gece internetten servis kaydı yaptırmıştım. Onunla ilgili olarak aradılar ve dediler ki az sonra sizi servisten arayacaklar. Ok, yarım saat sonra servisten aradılar ve dediler ki bugun 15:00 da sonra gelecek servis. Ok dedim evdeyim. Evdeyim ama akşam 20:30 da okulda arkadaşlarla buluşmak üzere sözleşmişiz... Nasıl olsa o saate kadar gelirler diye düşündüm... ohoooy... uzun lafin kısası servis eve geldiğinde saat 21:00 di...


Cuma 11:oo

bir onceki gun BOSCH tan da servis yazdırmıştım.. 13:00 ile 15:00 arası gelir demişlerdi. 11:00 de çıkıp geldiler... Bekletilmekten o kadar daralmıştım ki uykumdan uyandırılmayı hiç dert etmedim. Şimdi saat 17:42.. ben kargo bekliyorum.. o gelince teyzeme gidicem koşarak.. iftara yetişmek için... 6 ya kadar gelecek dediler... bakalım.. bekliyoruz...

boyle işte üç günün beklemeleri... aaaayyyyyy

ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu

tavsiye olunur... yenilenmis.. guzellenmis...

Çarşamba, Ekim 05, 2005

emre altug..

guzellik dedin mi.... o... sadece o... :)

toy duygular....

o gunleri ne cok ozluyorum... hani hic birseyin hesapsiz kitapsiz yasandigi.. en icten seni seviyorumlarin soylendigi... hic bir seyin planlanmadigi hesaplanmadigi o gunleri... bazen iki satir yillik yazisina sıkıstırılan bazen saatlerce konusularak anlatilan o naif duyguların aslında ne kadar da kıymetli ne kadar da essiz oldugunu ancak simdi anlıyorum... sevdigini bile soyleyemedikten sonra... onu bile bir hesaplarin ardina gizledikten sonra ne manasi var ki sevmenin..

Salı, Ekim 04, 2005

yok...

ne berbat gunler bunlar... ne sıkıcı ne daraltıcı zamanlar... is yok okul yok arkadas yok sevgili yok aile yok.... hic birsey yok... koskoca bir bosluk... kocaman... aslında yapmak istersen yapacak is var... aranır ve bulunur... ama istek yok... heves yok... heyecan yok... yok iste...

bilmiyorum ki ne zaman ve ne sekilde toparlanacak...

en iyisi tum zamanı aklı fikri teze yatırmak... belki de en faydalısı boylesi... bilemiyorum ki... ugrasmam lazim... kendimi toparlamam lazim... silkinmem lazım...

bakalim... gorucez...

bir baska blogtan calinti :)

Böyle bir düğme olsa.
İhtiyaç halinde bassak, nefessiz kaldığımızda.
Duruverse herşey.
Hiç hareket olmasa.
Sakin ve derin bir nefes alsak.
Etrafımızdaki güzellikleri bir hatırlasak. Geçmiştekileri, gelecektekileri...
Şöyle bir kendimize gelsek.
Sonra hazır hissedince tekrar, dokunsak düğmeye.
Ve hiç kaybımız olmadan devam edip gitse yaşam.
Olmaz mı?
Olmuyor.
Olacak...

Salı, Eylül 27, 2005

yalnızsan....

yalnızsan geceleri yalnızsan yatagında ve evinde bombossa kalbin gibi.... ben degil setab soyluyo... aslinda kotu bi sarki ama sozden yakaladi beni yine...

nereye varacak bu is? kestiremiyorum..

Çarşamba, Eylül 21, 2005

istanbul

istanbuldaydim gectigimiz 4 gun boyunca... is arkadaslarim universite arkadaslarim lise arkadaslarim hemen herkesi gordum.. herkes bana birbirinden habersiz sekilde istanbula ne zaman tasinacagimi sordu.. bununla ilgili onerilerde bulundu... vs... aklim karismadi desem yalan olur... acabe dedim bu kacinilmaz son mu? herkes mi bir gun gidip istanbula yerlesecek?? otobusle istanbuldan ayrilirken net olarak bu sehirden kacacak bir kosem olmasindan ne kadar mutlu oldugumu anladim... ankara benim nefes duragim gibiydi adeta... ama sadece kisa bir sure icin... ankarad kalisim uzadikca daraliyorum.... gorundugu gibi aklim cok karisik... gerci acilen bir karar vermem gerekmiyor... sadece artik ankara disindaki olasiliklari da tasiyorum gundemime... arastiricaz bakalim... siz ne dersiniz omur ankarada gecmez degil mi??

Cuma, Eylül 16, 2005

isim???

yeni isime isim ariyorum... ne zormus... bir turlu hic birsey icime sinmiyor? var midir onerisi olan? is mi? basın halkla iliskiler tanitim biraz da organizasyon isi... isim onerisi olan cekinmesin yazsin :D wishara mi? olmaz cunku turkce olsun istiyorum... ıyykk ne zormus hakikaten yaaa. mazallah cocugum olsa herhalde ben isim bulup nufusa kaydettirene kadar ilkokulu bitirecek cocuk :D amaaaan neyse.... ariycaz ama vakit daraliyor...

Pazartesi, Eylül 12, 2005

"ben hep tahmin edilebilen biri oldum...."

belki de birinin kendi ile ilgili kurabilecegi en ezici cumlelerden biri gibi geliyor kulağa... kendini horgören bir yanı varmış gibi... oysaki bu aralar kendimle ilgili kurabildigim en net tanımlamalardan biri oldu bu cümle...

Pazar, Eylül 11, 2005

"benden uzaklarda nefes alabildiğine inanmak istemiyordum.... "

"senden uzaklarda nefes alamıyordum..."

Cuma, Eylül 09, 2005

sarkılar

bu ara butun sarkilar bana yazılmış gibi geliyor... :) size de oyle oldugu olur mu??

bakın bu son favorim...

demet sagıroglu:tabu....

"Anladım sen de yalnızsın
Aldanmış, aldatılmış, yalnız kalmışsın
Kapatmışsın kapıları, kalen düşmüş
Yara almaktan yılmışsın

İnan ki seni anlarım
Senle oturur ağlarım
Derdin hiç kimseye inanmamaksa
Ben bu güveni sağlarım"

Pazartesi, Eylül 05, 2005

...

Bekle Dedi
Bekle dedi gitti Ben beklemedim, o da gelmedi... Ölüm gibi bir sey oldu Ama kimse ölmedi...

Özdemir Asaf

Pazar, Eylül 04, 2005

dugun...

sınıf arkadaslarımdan biri, inanc evlendi... basak ile :) safranbolu da cok sirin bir dugun oldu... yagmurun azizligine ragmen kimse nesesini bozmayinca uzun zamandir tanik olmadigim bir sıcaklikta ve samimiyette bir dugun oldu... genc cifte mutluluklar :))))

Cuma, Eylül 02, 2005

yalnız ilk gece...

yeni bir donem basliyor hayatimda... omrumde ilk defa yalniz yasayacagim... uzun sureli bir yalnizlik... annem yok artik... yani susurlukta... hem en yakinimdaki arkadaslarim gitti hem annem... tam anlamiyla bir yalnizlik beni bekliyor... bakalim bas edebilecek miyim... ya da bu yalnizligima ortak olmak isteyecek biri var mi?? ama sair demis yalnizlik paylasilmaz paylasilsa yalnizlik olmaz... yine de sarabimi tek basima yudumlamamayi tercih ederim...

yazın ardından...

bitti... koskoca yaz gecti... en sevdigim mevsim bitti... uzun sayilabilecek bir ayvalık ikametinden goz acip kapayana kadar gecen susurluk gunlerinden sonra simdi ankaradayim... sabahin korunde vardigim evimde iceri girer girmez yaptigim ilk is msn i acarak kimler online diye bakmak... sanirim bir gun olumum de bilgisayar karsisinda olacak....

guzel gunler gecirdim ayvalikta... oyle dunyanin enn eglenceli en super tatili denemez.. belki tatil bile degil... ankarada yapacaklarimi gittim orda yaptim... iyi de oldu... ama arkasindan susurluk'a keske ugramasaydim diyorum... ne fena.. memleketimi, aile ocagimi gormek istemiyorum artik... sırf da "aile" dedikleri sey yuzunden...

neyse....
yeni yil yeni donem yeni sezon... yeni hazlar yeni tadlar :)

Cuma, Ağustos 19, 2005

adanin ardindan...

bozcaada.. bozada... corak ada... uzum baglarinin serinliginde sarap kokulu ada... her daim huzurum.. her daim askim her daim ozlemim... gidip de kavusamadigim.. her seferinde daha buyuk ozlemle ayrildigim tutkum... gelecek ozlemim...

Pazar, Ağustos 07, 2005

...

gurbete giden doner mi donmez mi belli degil bilirim...

soyle bi gidip de donmemek hissiyatı baskın icimde.. soyle bi yanlızlık hevesi.. hani aslında zaten yalnızım da... bunu bi kabullenip, sırtıma atıp yola koyulmak hevesi... telefonsuz internetsiz.. hani oyle gunde yuzlerce cagri binlerce mail geldiginden degil ki.. gelmeyisinden kacmak telasim... yalnizligimi yuzume vurmak... aranmamak... sorulmamak... merak edilmemek... ozlenmemek... bunları kabullenmek... bahanesiz.. telassiz.. yalansiz...

ben bir kara agac golgesi buldum cebimde umitlerim....

yok aslinda cebimde umidim filan da yok.. cebimdeki sadece icimin kirik dokuklerinin tozu... doke saca ilerledigim...

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

yonja

asagidaki satirlari bir arkadasimin "yonja"sina testimonial olmak uzere baslamistim... neden se kiyamadim ona "vermeye" o satirlari.. haketmiyor galiba... neyse...
oyle cok matah da degiller ama.. nedense birden "herseyimi" aciga vereceklermis gibi hissettim.. yazmadim ona...
belki baska bir zaman?
bilmiyorum...

daraliyorum..



"her adımımda cizse de kolumu o dikenli teller, her seferinde geri de dussem o yuksek duvarlardan, yurudugum her adım aldıgım her milim yol gizliden de bir heves uyandırmıyor degil... lakin oyle bir mevsim yasiyor ki hayat, guze yoneltmis yuzunu, yazin son deminde... ne heves kar ediyor ne heyecan... gun batimina ceviriken yuzunu kulak kabartiyorum ya gelirse o beklenen ses diye...
nafile, batiyor gunes.. dolunay da ariyorum yuzumun yankisini..."

Cumartesi, Temmuz 30, 2005

sonunda...

sonunda ayvalıktayım.. duzeltmek gerekirse sarimsaklida :)) ufak tefek alisveris evin akani kokani derken yavas yavas hayat rutine sarmaya basladi.. tabii ki tehlike canlari da calmaya... malum iste sıkıntı... deniz kıyısında 45 yas ortalama ile oturan bir teyzeler guruhu.. bei ortamdan koparmaya zar zor yeten bir kitap ile sonsuz yuzme askim plajda.... yeni edindigimiz uydu alicisiyla 80 kusur kanali cekiyormus numarasi yapan bir tv onu calistiran iki adet kumanda, su aralar word processor olmaktan ote pek kullanamadigim alemin en canafar laptopu bir adet telefon kablosu ve ici soguk icecek yuklu buzdolabi evde... annem bir de... ben neredeysem orda :)))

aaah ah... :) egleniceeez coook egleniceeeez :)))

Pazar, Temmuz 24, 2005

gökhan kırdar....

Bıraksanda elimi
Sevgim bana yeter
Susarım öpüşüne
Avunurda söylemem
Belki yalandır oyundur
Derim ya, yine de korku basar

Yazık ki ağır ağır
Çökmüş yüreğine
Nefret değil mi bu
Yalan sevişmeler
Sen değilsin sanki yarısı
Yatağımın
Üşürüm sarılsam bile

İsyanım yanışıma ölüm bile
Susuyor
Ardına dönüp giden senmisin
A kadın
Gururum yere düşer
Yeter ki bak yüzüme
Üstüme basıp geçme
Yar

bir bakmışsın...

bir bakmışsın yokmuşum, üzülmeye doymuşum, isyanımı yola koyup, hayatından kaybolmuşum...

yolculuk zamanı...

geride bıraktığım kimse yok oysa ki... ustelik gidecegim yeri o kadar cok seviyorum ki co kda heyecanlı olmam gerekir gittigim icin.. ama bu kez degil.. neden bilmiyorum.. anlamadıgım bir sey, icimden bir his gitme diyor kal burda... kalayım da neden.. ne icin... o ses kimin... bilmiyorum... yolculuk bu gece... 21:45 te... 11 saat surecek.. .bir cografyadan oburune.. bir iklimden oburune...

Perşembe, Haziran 16, 2005

bugun benim dogum günüm...

bugun, 16 haziran benim dogum gunum... can dundarin da... http://www.gazetem.net/cdundaryazi.asp?yaziid=23 linkindeki yazisi da tam beni / bizi anlatir bi yazi.. iki yil once yazmis ama... olsun.. yaz cocuklari hep ayni :)

Pazar, Mayıs 29, 2005

yagmur :(

yagmurulu kapali bi hava.. icim karardi valla.. aslında cok severim yagmuru ya bugunlerde boyle bi hosnutsuzluk var halimde.. hep gunes acsin soyle gerine gerine yatayim istiyorum aslinda :)

Çarşamba, Mayıs 25, 2005

bekliyorum....
sadece bekliyorum...
gelecek mi bilmiyorum..

Pazar, Mayıs 22, 2005

aylim aslim... nurhan damcioglu :)))

ben kalender mesrebim
guzel cirkin aramam
gonlume bir eglence
isterim olsun

yanaklari parlak,
raksedisi kivrak,
biraz da oynak olsun

yan bakisi yaksin,
cilvesi yiksin,
olur ise boylesi,
boylesi olsun

endami sanli,
sohbeti balli,
biraz da nazli olsun
olsun!

kaslari da kare (kara)
olur ise olsun
yanaginda bir beni mutlaka olsun

dideleri şahbaz,
gerdanı beyaz,
biraz da nazlı olsun

guzellikte biricik,
vucudu incecik,
birazcik da sevdali,
sevdali olsun

endami sanli,
sohbeti balli,
biraz da nazli olsun
olsun!

Cuma, Mayıs 20, 2005

20 mayis cuma....

sıkıntılı bi gun.. yagmur yagacak galiba... aksam konser var.. zulfu livaneli.. ben hazzetmem kendisinden de annem gidelim istiyor diye gidiyoruz... odtu de stadyumda... hava kapali boyle devam ederse ertelenir bence bu konser... o zaman da odtu oyuncularini oyununa giderim... ona da biletim var nasilsa...

oyle yani genel olarak havadan olsa gerek daral bi gun :) ama ben keyifli sayilirim hatta boyle bi gun icin fazla bile keyifliyim :)))

neyse bakalim...

Pazartesi, Mayıs 16, 2005

bir mungan daha.. yıllık sayfamdan aslında...

Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.

bu aralar favorim sezen.. cok mu belli oluyor :)

hani erken inerdi karanlık
hani yağmur yağardı inceden
hani okuldan, işten dönerken
ışıklar yanardı evlerde
hani ay herkese gülümserken
mevsimler kimseyi dinlemezken
hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken

hani herkes arkadaş
hani oyunlar sürerken
hani çerçeveler boş
hani körkütük sarhoş gençliğimizden
hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
eskidendi, eskidendi, çok eskiden

şimdi ay usul, yıldızlar eski
hatıralar gökyüzü gibi
gitmiyor üzerimizden
geçen geçti
geçen geçti
hadi geceyi söndür kalbim
şimdi uykusuzluk vakti
gençlik de geceler gibi eskidendi

hani herkes arkadaş
hani oyunlar sürerken
hani çerçeveler boş
hani körkütük sarhoşgençliğimizden
hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
eskidendi, eskidendi, çok eskiden

hani herkes arkadaş
hani oyunlar sürerken
kimse bize ihanet etmemiş
biz kimseyi aldatmamışken
hani biz kimseye küsmemiş
hani hiç kimse ölmemişken
eskidendi, eskidendi

Murathan Mungan

senlik ardi yaz...

odtunun en guzel gunleri... senlik sonrasi... senlikle birlikte "yaz" yerlesmis akillara... cimenlere serilmenin keyfi hatirlanmis.. gelecek sonbahara kadar akillardan cikmamacasina... simdi her firsatta cimene salar kendini odtulu.. sinava bile orda calisir... havalar uygun gittigi surece tabi.. ankara burasi belli olmaz gunduz yakar sizi sicak ama gece palto giyersiniz soguktan...

Pazar, Mayıs 15, 2005

bozcaada..

senlikte bi arkadasimla karsilasmistim uzun zamandir gorusmedigim biriyle... laf dondu dolasti gelecek planlarimiza geldi... ortak bir hedefimiz varmis: BOZCAADA...
nasi burnumda tutuyo su gun... keske bi firsatim olsa da bi kac gun kacabilsem... soyle ufak bi tatil... 2 gun yeter... denize girmesem de olur... biraz sakinlik.. biraz dinginlik biraz da yalnizlik aradigim... bunlari yasadigim yer bi kumsal olursa dokunmayin keyfime :)) hele de bozcaada.. ayvalık filan da tamam ama... bozcaadanın yeri bi ayrı... nasıl canım çekiyo.. nası içim gidiyo...

senlik...

odtüde bi senligi daha gecirdik.. kismen katilabildigim ama genelde pek de eglenmedigim bi senlik oldu... iptal edilen etkinlikler, konserler de can sıktı... senligin dogasi :) panayir alaninda ictik tabi.. gece de konserde devam... hatta bi gece uzerine bir de kızılayda takildik... iyimiydi? bence degildi... ama uzun zamandan sonra disari cikmak fena sayilmazdi... gordum ki uzun zamandir bosuna trip yapmisim yaslandim ben diye... gencim ben geenc.. bi dolu citiri da cebimden cikaririm... o gece bi dolu citirla ciktikdisari ama hepsi tukendi yari yolda..
ote yandan senligin genelini nasi hatirliyosun derwseniz sıkıldım diyebilirim.. toptan sıkıldım.. sevdigim arkadaslarımla olmama ragmen sıkıldım, sevdigim okulda olmama ragmen sıkıldım... uzuuunca bir zamandan sonra kendime bos zaman ayırmış olmama rağmen sıkıldım... güzel müzikler dinlemem rağmen sıkıldım... bilmiyorum neden... ama oyle iste...

...

..."Tuhaf, düşlerini kanatacak çiçeğini bulduğunu sandı. Senkronize düş´üşlerini nar çiçeğiyle yapacağını sandı... Başka bir kutup yıldızı bulamadı. En parlak yıldızı değil; sönük fakat yine de ´yıldız´ olan bir yıldızı aradı... "...

HEP ve HİÇ'ten...
yazarından izinsiz...

özellikle tavsiye olunur....

Yolun zorunu yürümüştüm ben
Tanıştığımız zaman
Sen dalgalanmaktaydın elvan elvan
O yüzden tam olarak
Hissedemedin sen içimi
Hala kulağımda çınlıyor
O alaycı kahkahan

Haberin yoktu henüz cilvesinden aşkın
Sarsılmıyordun hiç ay tutulmasından
O kadar taşkın o kadar açtın ki
Düşmen kaçınılmazdı arzın ortasından

Pişman olduğun zaman
Zevke doyduğun zaman
Huzur bulduğun zaman
Dönebilirsin

Ben yine burada olacağım
Yaralarını saracağım
Seni anlayacağım

söz-müzik:SEZEN AKSU

Perşembe, Mart 31, 2005

tam 3 yil oldu....

bugun, 31 mart... o gideli tam 3 yil oldu... inanamiyor insan... tam 3 yil... nasi gecti o kadar zaman??? neyle gecti??? onsuz hayata alistim mi?? bir sorgulamaya kalksam diplerde neler yatıyor kimbilir....

neyse... tek soyleyebilecegim, cok ozledigim.... hemde cok.... babacim benim....

Cuma, Mart 25, 2005

nasi oldu da uzaklasiverdi etraftaki bu kadar insan? hersey benim cabama mi bakiyor anlamiyorum? ben cabalamazsam yurumuyor sanki? o zaman arkadaşlıktaki "işteşlik" eki neden??

Cuma, Şubat 11, 2005

[laboratuar] in sayfasi toptan yenilendi...

labin sayfasi tumden yenilendi.. ellerinize saglik dogho & kanuba :)

Cumartesi, Şubat 05, 2005

funda arar...

son gunlerde funda arar hastasi oldum ciktim.. son albumunu siddetle tavsiye ediyorum...

Cuma, Ocak 28, 2005

gecenlerde yazmistim.. benim "en yakin arkadasim yok" galiba diye.... dun gece bir kez daha anladim... insan bir sıkıntısı, yurek acısı oldugunda, pat diye arayabilecegi, ya da gozunun icine bir bakista hem derdini aktarip caresini bulabilecegi birini istiyor yani basinda... dun gece kimi aramak istesem, ne anlatacagimin onden bir kac sayfalik aciklamasini gondermem gerekecekmis, kimse beni sadece " kotuyum iste" dedigimde anlamayuacakmis gibi hissettim.. halen de cok bir sey degismedi...
en yakin arkadas boyle bisey di mi her saniyeni bilmesine gerek yk ama her duygunu anlayabilen biri... ve benim yok... acaba buyuklerin en yakin arkadasi olmaz mi hic? o sadece cocuklukta ya da ilk ergen yillarda olna birseymidir? ilk sirlarini paylastigin kisi olarak mi kalir hayatinda.... anneme bakiyorum... onun kardesi var, abileri var... benim onlarim da yok.. tek cocugum ben.. her zaman arkadas duskunu, olmustum.. simdi ise....

cok sıkılıyorum cok.....

Salı, Ocak 25, 2005

lise yillarindan....

rafet caliyor simdi.... taa lise yillarimizdan kalma sarkilar birbiri ardina radyoda :) ne kadar ozlemisim ya... lise yillarimin neredeyse tumu radyo dinleyerek gecti.. okulda teneffuste, ogle yemeginde hatta derste bile kulagimizdan walkmanin tek kulakligi eksik olmazdi.. ilk firsatta digerini takardik... sevdigim bi dolu sarki vardi... aramizda bi dolu gitari olan/ gitar calan adam vardi... her firsatta bi yerlerde bi sekilde ortaya cikardi gitarlar.. bi fiks her seferinde soylenen sarkilar vardi.. bir de onlarin fiks soylenme sekilleri... mesela "korku" vardi ya, yasar kurt'un.. umut korku yu soylerdi ilker sarkinin ikinci sesiyle vokal yapardi... erdem le atac piyasa genclerimizdi... hatun tavlamasi potansiyel sarkilar onlarindi :) ozgur kiramazdi bizi... ne istesek calardi :) okulun yan bahcesinden, dershanenin terasina kadar bi dolu yerde bagira cagira soylerdik :) ozgurun hep caldigi bir sarki vardi.. demet sagiroglunun bi sarkisi ama bak simdi hatirlayamadim bi turlu adini.. neyse ben en cok onu severdim... fusun hep calar ama nedense hic soylemezdi... ha irem vardi tabi guzel kiz vokalimiz :) bu arada bi dedikodu : iremle caglar evlenmis :) ne guzel di mi :) ......

kıyamam....

sen / başıma gelen en az en çok hatalarım / sen / herşeye rağmen bana sevap günahlarım / sen / geceler boyu buram buram yandığım / sen / kokuna hasret uykularla dalaştığım....

Pazartesi, Ocak 10, 2005

dogho-kanuba-wishara bermuda seytan ucgeninde son gelismeler....

wisharaONLINE bildiriyor....

gectigimiz hafta sizlere wisharanin "dizi izliyom telefona gelemem" baslikli trip calismasinin nasi kendisini huzunlere gark ettigini aktarmistik.. wishara hareketinin kasti faul olmadigini, hakemin neden teknik faul caldigini anlamadigini belirtmisti mikrofonlarimiza....

haber burolarina bu aksam bomba gibi dusen bir haber dogho ve kanubanin karsi hamlede gecikmediklerini ortaya cikardi. Sinsi bir sekilde "dizinin bir sonraki bolumu"nu bekleyen ikili, intikam icin bu haftanin en canalici noktasini beklemis ve ayni anda biri cep telefonu digeri ev telefonundan aramak suretiyle wisharanin dizi basindan kopmasina ustelik sag kulaginda cep, sol kulaginda ev telefonuyla ilginc bir tele konferans yasamasina neden olmuslar.

Wishara, "cok ani oldu bekledigimden erken harekete gectiler ama bertaraf etmesini bildim" derken, kanuba ve dogho, "he hee " demekle yetindi... ikilinin biyik altindan dudak bukerek gulumsedikleri de gozlerden kacmadi...

evet sayin seyirciler bermuda seytan ucgeninde isler kizismaya basladi.. daha once mail seklinde inboxlardan ilerleyen mucadele simdilerde dizi - telefon karsitligiyla devam ediyor....bakalim gelecek gunler bize wishara ve dogho - kanuba karsilasmasinda daha ne gibi gelismeler getirecek..

wisharaONLINE, [laboratuar] HABER_Ankara'dan bildirdi...

Perşembe, Ocak 06, 2005

laboratuar.org da YAZI

laboratuar.org da yazi linkinde, bizim ve cevremizden insanların yazdıkları yazılara yer veriyoruz... www.laboratuar.org adresinden YAZI linkini tıklayarak bu yazılara ulasabilirsiniz. oldukca genis bir yelpazede cok guzel yazilar... tavsiye olunur :))