Pazar, Aralık 04, 2005

30 Yıllık Devlet Memuruyum…

2001 yılı sömestre tatiliydi… Ailecek gittiğimiz İstanbul gezisinde, cumartesi akşamı dost bir aileye ziyaretimizi yapmış, gece 11 civarında İstanbul’daki ikametgahımız, kuzenimin Mecidiyeköy’deki evine doğru sahil yolundan ilerliyorduk. Işıl ışıl sahil yolu Istanbul gecelerine “akmakta” olanlarla doluydu. Biz küçük şehirliler için yabancı olan bu saatteki bu kalabalık, hareketlilik yol boyunca boyut değiştirmeye başlamıştı. Giderek artan ve sıkışan trafiğin bir nedeni de yol boyunca neredeyse her 100 metrede bir konuşlanmış polis ekipleri ve durdurdukları araçlar olmuştu. Rutin alkol ve ehliyet – ruhsat kontrolu olduğunu düşündüğümüz bu denetlemeleri yapan ekiplerin hemen hepsine bir de televizyon ya da gazetelerin kameralı ve fotoğraf makineli muhabirleri eşlik ediyordu.

Uzaktan izleyicisi olarak devam ettiğimiz bu sahnenin az sonra biz de aktörleri haline gelmiştik. Bize de bir memur işaret etmişti ve sağa çekip beklemeye başlamıştık. Aracımız durdurulunca aracı kullanan kuzenim olağan bir şekilde ehliyet ve ruhsatını çıkardı. Bu esnada yanına yaklaşan görevli memur ondan ve diğer ön koltukta oturan babamdan araçtan inmelerini arkalarını dönüp ellerini aracın üzerine koymalarını istedi. Üzerleri aranacaktı. Arka koltukta bulunan bizler, annem teyzem ve ben, şaşkınlıkla durumu sadece izleyebiliyorduk. Babam ve kuzenim gorevli memurun isteği doğrultusunda yüzlerini araca döndüler, ellerini kaportaya dayadılar ve üzerleri arandı. Buraya kadar olağandışı ama yine de sakin ilerleyen olaylar babamın arkasını dönmesiyle eşzamanlı patlayan flaşları farkettiği anda şekil değiştirdi. Bir anda hışımla dönüp flaşların geldiği yöne doğru baktı. Uzun zamandır onu öylesine öfkeli görmemiştim. Arabaya dönmüş üzeri aranır halde fotoğrafını çeken muhabire bağırmaya başladı: “Otuz yıllık devlet memuruyum ben. Öğretmenim. Öğrencilerim var benim. Sen nasıl benim resmimi çekersin!! Nasıl açıklarım ben onlara durumumu!!!” Sinirden kıpkırmızı olan babam, muhabirin “merak etmeyin yayınlamayacağız, öylesine çekiyoruz işte” dediğini duymamış üzerine yürümüş, araya giren polisin kendisini tutmasıyla ancak geri çekilmişti.

Ortamın gerginleşmesinin ardından kontrollerini hızlandıran polis memurları, çabuk tarafından bir bagaj kontrolu de yaparak gitmemize izin verdiler. Babam yol boyu ve hatta eve vardığımızda hala muhabirlere olan kızgınlığını anlatıyordu. Bense beynime kazınan “ben otuz yıllık devlet memuruyum” cümlesini düşünüyordum.

Zamanla belleğimin gerilerinde kalan bu cümle geçtiğimiz ay başında gazette manşetlerine yansıyan bir olayla yeniden düştü aklıma. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ile birlikte tutuklanan Enver Arpalı bir kaç hafta önce tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamına son verdi. Gazetelerde yer alan haberlerin satır aralarında yine aynı cümle saklıydı: “Ben yılların devlet memuruyum. Bu utancı nasıl açıklarım.”

Bu noktada Enver Arpalı’nın suçu ya da suçsuzluğu başka bir tartışma konusu. Ancak o dönemde de şimdilerde olduğu gibi göz ardı edilen bir durum var ki o da “bu devletin memuru olmanın” birileri için bir gurur kaynağı olması. Ne de olsa artık memuriyete bakışımıza dair pek çok şey değişmişti. Artık, kızların heves ile memur koca aradığı, devlet memuru olmanın ayrıcalık kabul edildiği dönemler geride kalmıştı. Memuriyet artık “hiç olmazsa memur olsun” luk bir iş olmuş, sosyal, ekonomik pek çok nedenden ötürü geri plana atılmıştı. Oysa ki bir kaç kuşak öncesi için statü değişikliğine bile neden olurdu memur olmak.

Babam – onun da adı Enver’di – ve Arpalı’nın yaşadıklarının taşıdıkları memuriyet sıfatına yükledikleri anlamdan başka benzer bir yönü daha vardı. Ölçek olarak birbirinden oldukça farklı düzlemlerde yaşanan bu iki olay çok temelde haksızlığa uğramaya ve önceden verilen kesin yargılara karşı durmaya dayanıyordu. Potansiyel suçlu olarak resimleri çekilen babam tepkisini doğrudan muhabire yöneltirken apar topar cezaevine konan Arpalı daha sessiz ama etkili ve ağır bir tepki ile, hayatına son vererek, haksızlığa uğradığını duyurmaya çalışıyordu.

Onlar bu devletin onurlu memurları olarak başladıkları memuriyet hayatlarını yine aynı şekilde tamamlamaya adamışlardı kendilerini. Bugüne ait değildi onların bu yaklaşımı. Bugun için fazla nostaljik, fazla büyütülmüş görünüyordu tepkileri. “Ne var dı ki iki resim yayınlansa, 3 – 5 ay hapis yatılsa” idi artık günün geçer akçesi. Artık o kadar sırandan olmuştu ki birçok insan hapse giriyor çıkıyor, sonra hayatlarında buna dair hiç bir iz taşımadan devam edebiliyorlardı. Oysa babam ve Arpalı gibiler için değil hapis yatmak bir gece nezarete alınmak belki sadece sorgulanmak bile büyük utanç kaynağı olabilirdi. Birçokları anlamadı nedenini, ya da ilgilenmedi Arpalı’nın ölümüyle. Pek azı şaşırdı ama çoğu görmezden geldi. Öylesi kolaylarına geldi.

Babam örneği benim için ama Arpalı olayı toplumun geneli için önemli bir davranış biçimi sunuyor. Ama nedense pek de yüz vermediğimiz, günün gerçeklerinden uzak, nostaljik bulduğumuz bir yaklaşım öneriyor. Oysa ki her dönemde geçerli olması gereken bir ahlak anlayışı onlarınki. Kendimizi yeniden gözden geçirmemizi gerektiren bir duruş. Tam da bu güne ait olması gereken bir duruş... Aslında ardına düşülmesi zor, çaba isteyen bir duruş..

1 yorum:

Barış dedi ki...

Onur...Zihinlerdeki anlamı kaydırılalı çok oldu.
Yazın güzel ve içten. Altına imzamı atarım derler ya, o tarz şeyler hissettirdi bana.