Cumartesi, Aralık 24, 2005

Kürk Mantolu Madonna...

yıllar sonra bir türlü unutulamamış eski sevgiliyi yeniden gormek gibiydi onu kitapevinin rafında görmek... ürkütücü heyecan verici ama bir o kadar da öekici... daha önce bir arkadaşımdan alıp okumuş ama üzerimde yarattığı tesirden ürküp kitaplığıma katamamıştım... ama bu akşam öye bir anda karşıma çıktı ki dayanamadım... aldım... bütün akşam direndim yeniden okumamak için... önce kaçamak bakışlar fırlattım kapağına,cildine... daha önce okuduğum başka bir yayınevinin basımıydı... bu sefer nası olmuş diye elime aldım sağını solunu karıştırdım içinden çıkan kitap ayracının üzerini okudum derken... kendimi kitabin içinde raif efendinin peşinde buldum yeniden.... saat simdi 4:25... yarim saat kadar oldu bitireli... bilemiyorum belki de daha fazla... bitirdiğim andan beri alımdan binlerce sey geciyor... nasi oluyorda her okuyusunda bir oncekinden daha sarsici urkutucu heyecan verici olabiliyor bir kitap... raif efendi nasıl bir adam ve maria nasıl bir kadın ki yaşadıkları benim dünyama bu kadar uzak iken aslında benim bir parçam olabiliyor... bilmiyorum... tek bildigim derinden sallandığım... simdi durulmak üzere uyumaya gidiyorum...

Çarşamba, Aralık 21, 2005

efsane...

her insan kendi sansini kendi yaratirmis degil mi... kendi efsanesini de tabii ki... benim efsanemin kahramani kim? ben miyim? efsaneler gercek olur mu? olursa adina efsane denir mi? kendime bir yol cizdiysem yolum benim efsanemi de yurutur mu?

hedefelerim hırslarım olmadı da hic olmak istediklerim yapmayı sevdiklerim vardı... "efsane" olmazdı hic biri... oyle ya efsaneleri buyuk kahramanlar yazardı... dagları delenlerin kendini ateslere atanların efsanesi yazılırdı... oysaki her insan kendi efsanesinin kahramanı degil midir? herkesin yasadigi kendine gore efsane degil midir? herkesin kıyameti kendisi olunce kopar derdi babam... sen gitmissin dunya kalmis geride sana ne... kopar o zaman senin de kıyametin derdi... sensin hayatının bas aktoru... senin hayatında hersey senin icin var... sen bile senin icin varsın... bedeninin en temel icgudusu senin hayatını devam ettirmek... kulaga cok bencilce geliyor degil mi? degil oysa ki... sen yoksun dunya kalmis geride... ne gam... icinde olmadigin bir efsaneyi anlayabilir misin ki? insan ancak kendi yasadigini bilir kendi yasadigini anlar hisseder hatirlar... o yuzdendir ki en buyuk ask da senin yasadigindir en buyuk efsane de senin yazdıgındır...

peki benim efsanemin baska kahramanı olacak mı? nereye kadar surecek bu tek kisilik gosteri? bana ben gibi es olacak ben kadar yakın olacak biri olur mu sizce? boyle biri mumkun mu ki olsun? ne dersiniz? buyuk efsanelerde kahramanlar hep tek olmaz mı o nedenle onlar kahraman olmaz mı?

Pazar, Aralık 18, 2005

bülbül kasidesi...

tahir aydoğdu'nun kanunu eşliğinde dinlemenizi tavsiye ediyorum:

medet ya sahib el imdat
ismi sübhan virdin mi var?
bahçelerde yurdun mu var?
bencileyin derdin mi var?
garip garip ötme bülbül
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

bilirim âşıksın güle
gülün hâlinden kim bile.
bahçedeki gonca güle
dolaşıp söz atma bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

bilirim âşıksın verde,
cünûnun var gâyet serde.
şu sînemde olan derde
bir de sen dert katma bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

pervâz olup uçar mısın,
deniz deryâ geçer misin?
bencileyin nâ-çâr mısın?
sen de hâlin söyle bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

a bülbülüm uslu musun,
kafeslerde besli misin?
bencileyin yaslı mısın?
garip garip ötme bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül.

yunus vücûdun pâk derken,
cihanda mislin yok derken,
seher vakti "hakk hakk" derken
bizi de unutma bülbül.
ötme bülbül ötme bülbül
derdi derde katma bülbül
benim derdim bana yeter,
bir de sen dert katma bülbül

Çarşamba, Aralık 14, 2005

Salı, Aralık 13, 2005

beşiktaşlı olmak...

rahmetli babam anlatırdı benzer hikayeleri... beşiktaşlı olmayı o işlemişti kanıma.. futboldan anlamazdım.. ama beşiktaşı severdim... susurluğun tek büyük caddesinde asılı koca bir bayrağa aşık olmuştum ilk hiç unutmuyorum o günü.. sanırım 83 - 84 sezonu idi... şampiyon olmuştuk... babam "bak görüyormusun bayrağı... beşiktaşlı olmak her daim mutluluktur demişti" o koskoca bayrağın yerine yıllarca ne başka bayraklar asıldı ama ben hepsine baktıkça yine o siyah beyaz renkleri goruyordum..

futboldan anlamazdım.. ama babam derdi.. beşiktaş taraftarı farklıdır derdi... birlikte maç izlerdik.. daha dogrusu babam maçı ben babamı izlerdim :D kaçan her golun ardından kocaman cüssesiyle nası bağırdığını nasıl üzüldüğünü...


küçükken beşiktaşlı olmak dünyanın tek gerçeği gibiydi.. sadece dayılarım kuzenlerim fenerliydiler ama onlar bilmiyodu bu işi :D geri kalan herkes beşiktaşlıydı sanki...

sonra sonra öğrendim... merak ettim başka takımları neden tutuyodu insanlar.. oyle ya babam beşiktaşlıydı ben de beşiktaşıydım...

hani hep derler ya galatasaray aristokrasi fener burjuvazi beşiktaş halk takımıdır diye... valla hakikaten ardında boyle bir sınıfsal ayırım boyle sosyolojik analizler var mı bilmiyorum ama benim her daim gordugum farklı bir beşiktaş taraftarı vardı... yenilsede takımına sahip çıkan tezahuratıyla tribunuyle "efendi" bir besiktas camiası.. ne fenerliler gibi ona buna sataşan ne gs gibi fb uzerinden siyaset yapan bi takımdık... "ezeli" rekabetin icinde degildik.. ezeli olan gs fb rekabeti idi.. bence bu yuzdfen de biraz asagi gorulurduk fbliler ve gs liler tarafından ama yine de hepsi kabul ederdi hem camiamızın hem de taraftarımızın "fark"ını...


tabi ben yetiştiğim donem itibariyle "seba" cılardan dım... milne gidince uzulen, daumu sevenlerdendim.. en sevdigim de lucescu idi :D

şimdilerde durumlar farklı sanırım.. besiktastaki bi takım yonetim sarsıntıları bi takım huzursuzluklar... tribune yansıyan durumlar.. ama aşılacaktır hepsi... biraz sakin olmak lazim belki...

takıma guvenmek... içimizdeki kartal coşkusunun sesini duymak ve hep desteklemek gerek...

bunları yazarken hala futboldan cok iyi anladığımı iddia etmiyorum.. stratejilerden vsden de uzman degilim ama iyi bi izleyiciyim.. takip ediyorum ve camiaya guveniyorum...

Salı, Aralık 06, 2005

Dursun Zaman / Manga - Göksel

Her sabah doğan güneş

Bir sabah doğmaz oldu

Elleri ellerimden

Kayıp giden yıldız oldu

Gülünce ışık saçan

O gözler yaşla doldu

Ağlama duymaz artık

Bir varmış, bir yok oldu

Giderken bıraktığı

Bütün renkler siyah oldu

Üzülme anla artık

Belki de huzur buldu


Dursun zaman, dursun diyorsun da

Oyun değil ki yaşamak

Sen inanmasan da bir son var anla

Herkese inat


Duysun seni dönsün diyorsun da

Oyun değil ki yaşamak

Yok bir çaren anla,

Sakın uyanma yıllara inat

eskisehir

bazıları biliyor.. bazıları bilmiyor... bilmiyorlar cunku ben yuzyuze gorustugumuzde kendim soyliyeyim istedim hep... bi kısmı oldu bi kısmı olmadı... burdan yeni ogrenen dostlardan ozur dilerim simdiden...

neyden mi bahsediyorum: eskisehire tasınıyorum ya ondan... anadolu universitesi mimarlık bolumunde asistanlık gorevine basliyorum. ne zaman mi? bilmiyorum... kadro bekliyorum kadro gelir gelmez basliyorum... ama aralik sonunu bulmaz diyorlar... bakalim bekliyoruz simdilik...

kadro gelicek goreve basliycaz.. ardindan ev ariycaz ve tasinicaz.. biz mi: figen ve ben.. birlikte gidiyoruz...

Pazar, Aralık 04, 2005

30 Yıllık Devlet Memuruyum…

2001 yılı sömestre tatiliydi… Ailecek gittiğimiz İstanbul gezisinde, cumartesi akşamı dost bir aileye ziyaretimizi yapmış, gece 11 civarında İstanbul’daki ikametgahımız, kuzenimin Mecidiyeköy’deki evine doğru sahil yolundan ilerliyorduk. Işıl ışıl sahil yolu Istanbul gecelerine “akmakta” olanlarla doluydu. Biz küçük şehirliler için yabancı olan bu saatteki bu kalabalık, hareketlilik yol boyunca boyut değiştirmeye başlamıştı. Giderek artan ve sıkışan trafiğin bir nedeni de yol boyunca neredeyse her 100 metrede bir konuşlanmış polis ekipleri ve durdurdukları araçlar olmuştu. Rutin alkol ve ehliyet – ruhsat kontrolu olduğunu düşündüğümüz bu denetlemeleri yapan ekiplerin hemen hepsine bir de televizyon ya da gazetelerin kameralı ve fotoğraf makineli muhabirleri eşlik ediyordu.

Uzaktan izleyicisi olarak devam ettiğimiz bu sahnenin az sonra biz de aktörleri haline gelmiştik. Bize de bir memur işaret etmişti ve sağa çekip beklemeye başlamıştık. Aracımız durdurulunca aracı kullanan kuzenim olağan bir şekilde ehliyet ve ruhsatını çıkardı. Bu esnada yanına yaklaşan görevli memur ondan ve diğer ön koltukta oturan babamdan araçtan inmelerini arkalarını dönüp ellerini aracın üzerine koymalarını istedi. Üzerleri aranacaktı. Arka koltukta bulunan bizler, annem teyzem ve ben, şaşkınlıkla durumu sadece izleyebiliyorduk. Babam ve kuzenim gorevli memurun isteği doğrultusunda yüzlerini araca döndüler, ellerini kaportaya dayadılar ve üzerleri arandı. Buraya kadar olağandışı ama yine de sakin ilerleyen olaylar babamın arkasını dönmesiyle eşzamanlı patlayan flaşları farkettiği anda şekil değiştirdi. Bir anda hışımla dönüp flaşların geldiği yöne doğru baktı. Uzun zamandır onu öylesine öfkeli görmemiştim. Arabaya dönmüş üzeri aranır halde fotoğrafını çeken muhabire bağırmaya başladı: “Otuz yıllık devlet memuruyum ben. Öğretmenim. Öğrencilerim var benim. Sen nasıl benim resmimi çekersin!! Nasıl açıklarım ben onlara durumumu!!!” Sinirden kıpkırmızı olan babam, muhabirin “merak etmeyin yayınlamayacağız, öylesine çekiyoruz işte” dediğini duymamış üzerine yürümüş, araya giren polisin kendisini tutmasıyla ancak geri çekilmişti.

Ortamın gerginleşmesinin ardından kontrollerini hızlandıran polis memurları, çabuk tarafından bir bagaj kontrolu de yaparak gitmemize izin verdiler. Babam yol boyu ve hatta eve vardığımızda hala muhabirlere olan kızgınlığını anlatıyordu. Bense beynime kazınan “ben otuz yıllık devlet memuruyum” cümlesini düşünüyordum.

Zamanla belleğimin gerilerinde kalan bu cümle geçtiğimiz ay başında gazette manşetlerine yansıyan bir olayla yeniden düştü aklıma. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ile birlikte tutuklanan Enver Arpalı bir kaç hafta önce tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamına son verdi. Gazetelerde yer alan haberlerin satır aralarında yine aynı cümle saklıydı: “Ben yılların devlet memuruyum. Bu utancı nasıl açıklarım.”

Bu noktada Enver Arpalı’nın suçu ya da suçsuzluğu başka bir tartışma konusu. Ancak o dönemde de şimdilerde olduğu gibi göz ardı edilen bir durum var ki o da “bu devletin memuru olmanın” birileri için bir gurur kaynağı olması. Ne de olsa artık memuriyete bakışımıza dair pek çok şey değişmişti. Artık, kızların heves ile memur koca aradığı, devlet memuru olmanın ayrıcalık kabul edildiği dönemler geride kalmıştı. Memuriyet artık “hiç olmazsa memur olsun” luk bir iş olmuş, sosyal, ekonomik pek çok nedenden ötürü geri plana atılmıştı. Oysa ki bir kaç kuşak öncesi için statü değişikliğine bile neden olurdu memur olmak.

Babam – onun da adı Enver’di – ve Arpalı’nın yaşadıklarının taşıdıkları memuriyet sıfatına yükledikleri anlamdan başka benzer bir yönü daha vardı. Ölçek olarak birbirinden oldukça farklı düzlemlerde yaşanan bu iki olay çok temelde haksızlığa uğramaya ve önceden verilen kesin yargılara karşı durmaya dayanıyordu. Potansiyel suçlu olarak resimleri çekilen babam tepkisini doğrudan muhabire yöneltirken apar topar cezaevine konan Arpalı daha sessiz ama etkili ve ağır bir tepki ile, hayatına son vererek, haksızlığa uğradığını duyurmaya çalışıyordu.

Onlar bu devletin onurlu memurları olarak başladıkları memuriyet hayatlarını yine aynı şekilde tamamlamaya adamışlardı kendilerini. Bugüne ait değildi onların bu yaklaşımı. Bugun için fazla nostaljik, fazla büyütülmüş görünüyordu tepkileri. “Ne var dı ki iki resim yayınlansa, 3 – 5 ay hapis yatılsa” idi artık günün geçer akçesi. Artık o kadar sırandan olmuştu ki birçok insan hapse giriyor çıkıyor, sonra hayatlarında buna dair hiç bir iz taşımadan devam edebiliyorlardı. Oysa babam ve Arpalı gibiler için değil hapis yatmak bir gece nezarete alınmak belki sadece sorgulanmak bile büyük utanç kaynağı olabilirdi. Birçokları anlamadı nedenini, ya da ilgilenmedi Arpalı’nın ölümüyle. Pek azı şaşırdı ama çoğu görmezden geldi. Öylesi kolaylarına geldi.

Babam örneği benim için ama Arpalı olayı toplumun geneli için önemli bir davranış biçimi sunuyor. Ama nedense pek de yüz vermediğimiz, günün gerçeklerinden uzak, nostaljik bulduğumuz bir yaklaşım öneriyor. Oysa ki her dönemde geçerli olması gereken bir ahlak anlayışı onlarınki. Kendimizi yeniden gözden geçirmemizi gerektiren bir duruş. Tam da bu güne ait olması gereken bir duruş... Aslında ardına düşülmesi zor, çaba isteyen bir duruş..